Osmanlıların Stratejik Sorunları (Mehmet Tanju Akad)

Gönderen: Admin , 1 Mart 2009 Osmanlıların Stratejik Sorunları (Mehmet Tanju Akad)

KİTABIN ADI: Osmanlıların Stratejik Sorunları

YAZARI: Mehmet Tanju Akad
KİTABIN KONUSU: 

Türklerin Anadolu’ya gelişlerinden itibaren Hıristiyan Dünyasının tepkileri; Haçlı Seferleri, Arap ve Yunanlıların tutumları; balkanlardaki gelişmeler,  Anadolu’nun direnişi; Kapıkulularının yarattığı dengeler; İmparatorluğun önce doğu ile batı ( Akdeniz Dünyası Ve İran), sonrada Ortadoğu; Karadeniz ve Hint Okyanusundan gelen dalgalar arasında yaşadığı gerilimler ve nihayet çöküşün öyküsü anlatılmaktadır.  

KİTABIN ÖZETİ: 

Osmanlı kültüründeki medrese unsuru İslam’ın skolastik yorumu olan Gazali felsefesini benimseyerek yaratıcı düşünceyi yok ediyordu. Yerleşik Osmanlılar göçebe Türklerden açıkça nefret etmişlerdi. Okumuşların da yabancılaşması ne kadar gerçekse geniş kesimlerin tutucu eğilimleri ve genel ataletleri de o kadar gerçektir.

      Yahudiler II. Bayezit zamanında kitap basma izni aldılar ama Türkçe; Arapça kitap çıkarmaları yasaktı. Yayın hakkı Ermenilere 1567, Rumlara 1627, Türklere ise 1727 de verildi ki en büyük kısıtlamalar Türkler üzerindeydi. İbrahim Mütefferika sadece 17 kitap bastıktan sonra matbaası kapatıldı ve 42 yıl kapalı kaldı. İlk Rum gazetesi 1790, Sırp gazetesi 1791 de yayınlandı.

      Osmanlılar 14. Ve 15. Yy.da Timur hariç bütün hasımlarıyla kolayca başa çıkabilmişlerdir. Bizanssın güç kaynakları kurumuş. Balkan Feodalleri zayıf kalmış, orta Avrupa devletleri ise yeterli bir güç oluşturamamışlardır. Haçlı ittifaklarının sevk ettikleri ordular ise Niğbolu ve Barna da olduğu gibi perişan edilmişlerdi. Rusya ise henüz bir güç olarak gözükmemişlerdi. Osmanlılar II. Padişah Orhan döneminde Rumeli Ye geçmişler III. Padişah Murat döneminde ise merkezi kurumları pekiştirmeye yönelmişlerse merkezleşme ve boğazlar sorununu gerçek anlamıyla çözen Fatih Sultan Mehmet’ti. Bütün bu gelişmeler içerisinde ciddi stratejik tercihlerle karşı karşıya kalan ilk padişah Yıldırım Bayezit idi. Bayezit’in istihbaratı o kadar zayıftı ki sözde kendi egemenliği altındaki topraklarda Timur’un nerede olduğu hakkında en ufak bir fikri olmadan dönüp durmuş. Ordusunu yolda perişan etmiştir. Timur Bayezit’in Türk halkının kimliğini neredeyse Rum kimliğine büründürdüğü için kınamıştı. Bayezit gerçekten giderek daha heterojen hale gelen bir devletin başında, giderek Sırp karısının ve Hıristiyan danışmanların etkisine girmekteydi. Ankara savaşını izleyen fetret devrinde ilerde yaşanacak anarşinin ipuçları bulunabilir.

      Fatih iyi bir eğitim almış, Yunan ve Latin klasiklerinin hiç değilse bazılarına aşina olmuş tek sultandır. İstanbul’un fethinden sonraki durum birçok bakımdan Doğu İmparatorluğunun yeniden kuruluşunu ve kurucusu büyük Justinyanus devrini hatırlatıyordu. Ortodoks Hıristiyanlığın Batı Roma üzerindeki nüfuzu, hakları ve iddiası tekrar doğmuş, Ortodoksların Katolik Hıristiyanlığına karşı müdafaa Müslümanların sorumluluğuna geçmişti. Fatih gibi bir şahsiyet devletin idari yapısını sağlamlaştırmak ve daha istikrarlı bir toplumun temellerini atmaya çalıştı. Fatih kardeş katliamı fermanını yayımladı. Böylece tahta çıkacak olan sultan yıllar sürecek olan taht kavgalarından kurtuluyor ama tahtında köleleri ve kapıkulları ile baş başa kalıyor. Onların oyuncağı olmaktan kurtulamıyordu. Bursa ve İstanbul kardeşlerin ve kardeş çocuklarının mezarları ile dolarken Sultanlar kendilerini destekleyecek bir zadegân sınıfına mahrum kalıyorlardı. Fatih aileyi tasfiye ederek bu gelenekler de bağını koparıyor ve mutlakıyetçiliği güçlendiriyordu. Uzun dönemde vahim sonuçlar uyandıracak ikinci uygulaması ise Hıristiyanların konumunu ayrı kiliselere dayanarak “millet” sistemi içerisinde kurumsallaştırılmasıydı. Çok uluslu bir imparatorluğun tüm dinleri hoşgörü ile karşılamasıyla Hıristiyan nüfusunun enerjisini imparatorluk için kullanabilecekti. Fakat kiliseler zaman içerisinde Rusya başta olmak üzere imparatorluğun düşmanları ile birleşti. Merkezleşme için yeni gelenekler yaratmaya mecburdu ve bunu söz konusu şekilde yaptı. Machiaveli ”savaş sanatı” isimli eserinde; “bir devletin varlığı ordusunun mükemmelliğe dayanıyorsa politik durumlar askeri örgütün en iyi şekilde organize edilmelidir”.

      Ülke cephe örgütü tarafından yöneltiliyor. Merkezde ikinci derecede bir vekiller heyeti sıkıyordu. Hiç bir büyük yerleşik toplumda savaş örgütü bu derecede hâkim bir toplumsal konuma sahip olmamıştır. 1596 da Osmanlılar Haç ovada batılılara karşı son büyük meydan muharebesini kazandılar. 1759 dan sonra (müttefikler sayesinde yürütüle Kırım savaşı sayılmazsa) 1897 Yunan harbine kadar hiçbir savaşı kazanamadılar.

      Yeniçeriler devlet içinde devlet olunca eğitim ve disiplinin ön şartı olan askeri itaat düzeni ortadan kalktı. Tımarlar ve eyalet askerleri ise daimi profesyonel birliklerin yerini tutamadı. Yavuz ve Kanuni güçbelâ yeniçerilerle başa çıktılar ama birçok ödün vererek onların ahlak yapısını büsbütün bozdular (Fatih’in de yeniçerilerin kendisini tanımaları için rüşvet verdiği biliniyor.) Yavuz döneminde Suriye Osmanlı idari sistemine alınmış fakat Mısır her zaman belli bir özerkliğe sahip olmuştur. Askerlik tarihi bilgisi Osmanlılarda hiçbir zaman sistemleşmezken Avrupalılar 16.yy a Büyük Roma komutanlarının seferlerini ezbere biliyorlar ve analiz ediyorlardı.

      Osmanlılar Türk terimini kaba ve cahil bir insan için kullanırlardı. Onlara göre Türk kelimesi sadece Türkistan halkına ve Horasan çöllerinde durgun bir hayat yaşayan başıboş sürülere yöneliktir. İmparatorluğun bütün halkı Osmanlı İsmiyle çağrılır ve Avrupalıların kendilerine neden Türk dediğini anlayamazlardı. Bu kelimeyi en ağır bir hakaret saydıkları için imparatorluktaki yabancılar kimseye Türk diye hitap etmezlerdi. Ş.Mardin’ e göre; Türk sözü aşiretten olmak anlamına geldiği için kötüleyici bir anlam taşıyordu.

      Büyün büyük devletler denizciliği ekonomik ve stratejik öneminden dolayı desteklerken Osmanlı devletinin bunu yapmamasının iki temel nedeni vardır. Ekonomik olaylara salt mali açıdan bakmak; askeri açıdan da donanmayı kara ordusunun yakın sulardaki uzantısı olarak görmek. Kadırgalardan daha süratli olan kalyonlar hasımlarını açık denizlerde affetmiyorlardı. Okyanus dalgalarına dayanıklı olmayan bu gemileri top Ateşleriyle perişan ediyorlardı. Osmanlının büyük ve ağır top merakı da açık ve dalgalı denizlerde avantaj sağlamıyordu.

 

KİTABIN ANA FİKRİ:

Osmanlıların yaptığı hatalardan ders almak.

 

Creative Commons License

Etiketler: , ,

Benzer Yazılar

  • No Related Post

Yorum Yapın